Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri
3/12/2007 ·
Kaliforniya' da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi' nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
"Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
"Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "
"Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
"Nasıl yani?" dedim.
"Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor."
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış . Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir, " dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz, " dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz! " dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.
Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"
"Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim? ' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır
Yazan: Doðan Cüceloðlu
Yorum (yok) Yorum yaz!
Ve Selam Yolun Yolcuları
19/11/2007 ·
Ve Selam Yolun Yolcuları ;
Selam meyve bahçelerine yaklaşanlar...
Ve yolun başlangıcı…
Nedir yolun başlangıcı ?
Başlangıç koşulun yoludur elbet...
Nedir koşulun yolu ?
Koşulun insana açtığı yolun her adımı sükut-u hayaldir elbet...
Şartları, sualleri ve yanıtları barındırır.
Bu yolun kapısının adı ‘Koşul Kapısı’dır.
Koşul kapısında bir bekçi vardır.
Bekçinin yüzünün yarısı ak, yarısı karadır.
Bir gözü ağlar, bir gözü güler...
Bir eli okşar, bir eli acıtır...
Koşulun kapısına gelen yolcu tüm bunları bilerek o kapıdan girmek ister.
Ve evvela kapının bekçisini selamlar...Selamı alan bekçi selamını vererek anahtarı çevirir. Ve hem okşayan, hem acıtan, hem güldüren, hem ağlatan yola yolcuyu uğurlar. Bekçiyle halleşen, yolun yolcuları buluşarak birlikteliklerini kutlarlar, gidecekleri bir diğer kapının açılımını umarak elbet...
Yolun başı çiçeklerle bezenmiştir gelenleri karşılamak için..
Ve yolcular çiçeklerin kokusu ile keyif içinde neşeyle adımlarını atarlar. Ve ardından dikenler ile karşılaşırlar. Dikenler ayaklarına batmaya başladıklarında acısına dayananlar adımına devam eder, dayanamayan ise yol arkadaşlarına veda eder. Veda eden yolcu, acısının geçmesini bekleyip arkadaşlarına yetişecektir tabii ki… Sadece biraz dinlenecektir.
Yolcular, dikenlerin acısından bazen birbirlerini rencide ederler ve böylece çiçekli yollardan güle oynaya, dikenli yollardan ise düşe kalka giderek yollarını alırlar. Dikenleri aştıklarında birarada kalanlar yeniden birlikteliklerini kutlarlar ve bir adım daha atarlar. Onlar artık hem çiçekleri, hem dikenleri tanıyorlardır. Ve yeni adımları kurumuş çiçeklerle bezenmiştir. Ve birbirlerine sorarlar: “Bu güzelim çiçekler neden kurudur ?” diye....
Ve iyice yaklaştıklarında bir de bakarlar ki; o güzelim çiçekleri yabani otlar kaplamıştır. Ve bir ağızdan birlikte “Bu otları temizleyelim ve çiçekleri yeniden canlandıralım” derler.
Ve ardından elbirliği ile çiçekleri temizlerler, otların sökülmesi ile çiçekler yeniden canlanırlar. Birbirlerine bakarlar ve birlikteliklerinin değerini anlarlar... Ve derler ki; “Biz yabani otları söküp attık.
Biraradılığımızın kıymetini kavradık; öyleyse biz dostuz.”
Ve dostluklarını farkettiklerinde birden bir kapı belirir.
Ve o kapının adı ‘Dostlar Kapısı’dır.
Dostlar kapısının bir bekçisi vardır.
Ve bekçinin, koşul kapısının bekçisi gibi yüzünün yarısı ak, yarısı karadır.
Ve bir gözü gülüyor, bir gözü ağlıyordur...
Bir eliyle okşuyor, diğer eli ile koşul bekçisinin elinden daha çok acıtıyordur....
Yolcular birbirlerine bakar ve derler ki: “Dost sadece sever, iki kere döver mi ?” Ve bekçinin gülen tarafı der ki: “Hoşgeldiniz, sefa geldiniz, hele bir buyurun dostlar kapısından...”
Bu kapının ardında dostlar yolu vardır. Ve bu yolun da her adımı sükut-u hayal olandır... Ve bu yolun yolcusu bunu bilir.
Yolun yolcuları, bekçiyle selamlaşıp kapıdan geçerler ve birbirlerine daha çok sarılırlar.
Artık dostlardır ya... Çiçekli, dikenli yolları aşmışlardır ya... Artık onları ne acıtabilir ki ?
Ne mi acıtır ?
Elbet ki şüphe acıtır, kuşku acıtır...
Ve dostlar yolunun sofrası açılır.
Sofranın ortasında bir kase vardır.
Kasenin kapağı kapalıdır.
Ve dostlardan bir dost der ki; “Kasenin içinde bize layık bir yemek vardır herhalde ... Öyle ya biz çok yorulduk, bir o kadar da acıktık.”
“Evet” der diğer dostlar başlarını sallayarak. Kasenin kapağını açalım o zaman... Peki ya kim açacaktır kapağı ?
Dostlardan bir dost der ki: “Ben açayım kapağı. Çünkü benim ayağıma hepinizden fazla diken battı; canım hepinizden fazla yandı.”
Diğer dostlar birbirlerine bakarlar ve derler ki: “Nereden biliyorsun ?
Bizim de ayağımız, en az seninki kadar acıdı, hatta çiçekleri hepimizden daha fazla kokladın sen...”
Dostlar hep bir ağızdan konuşmaya başlarlar.
Ve bir ağızdan birlikte “Bu otları temizleyelim ve çiçekleri yeniden canlandıralım” derler.
Ve ardından elbirliği ile çiçekleri temizlerler, otların sökülmesi ile çiçekler yeniden canlanırlar. Birbirlerine bakarlar ve birlikteliklerinin değerini anlarlar... Ve derler ki; “Biz yabani otları söküp attık.
Biraradılığımızın kıymetini kavradık; öyleyse biz dostuz.”
Ve dostluklarını farkettiklerinde birden bir kapı belirir.
Ve o kapının adı ‘Dostlar Kapısı’dır.
Dostlar kapısının bir bekçisi vardır.
Ve bekçinin, koşul kapısının bekçisi gibi yüzünün yarısı ak, yarısı karadır.
Ve bir gözü gülüyor, bir gözü ağlıyordur...
Bir eliyle okşuyor, diğer eli ile koşul bekçisinin elinden daha çok acıtıyordur....
Yolcular birbirlerine bakar ve derler ki: “Dost sadece sever, iki kere döver mi ?” Ve bekçinin gülen tarafı der ki: “Hoşgeldiniz, sefa geldiniz, hele bir buyurun dostlar kapısından...”
Bu kapının ardında dostlar yolu vardır. Ve bu yolun da her adımı sükut-u hayal olandır... Ve bu yolun yolcusu bunu bilir.
Yolun yolcuları, bekçiyle selamlaşıp kapıdan geçerler ve birbirlerine daha çok sarılırlar.
Artık dostlardır ya... Çiçekli, dikenli yolları aşmışlardır ya... Artık onları ne acıtabilir ki ?
Ne mi acıtır ?
Elbet ki şüphe acıtır, kuşku acıtır...
Ve dostlar yolunun sofrası açılır.
Sofranın ortasında bir kase vardır.
Kasenin kapağı kapalıdır.
Ve dostlardan bir dost der ki; “Kasenin içinde bize layık bir yemek vardır herhalde ... Öyle ya biz çok yorulduk, bir o kadar da acıktık.”
“Evet” der diğer dostlar başlarını sallayarak. Kasenin kapağını açalım o zaman... Peki ya kim açacaktır kapağı ?
Dostlardan bir dost der ki: “Ben açayım kapağı. Çünkü benim ayağıma hepinizden fazla diken battı; canım hepinizden fazla yandı.”
Diğer dostlar birbirlerine bakarlar ve derler ki: “Nereden biliyorsun ?
Bizim de ayağımız, en az seninki kadar acıdı, hatta çiçekleri hepimizden daha fazla kokladın sen...”
Dostlar hep bir ağızdan konuşmaya başlarlar.
Ve birbirini suçluyor, rencide ediyordur.
Derken sert bir rüzgar çıkar. Rüzgar öyle bir rüzgardır ki birbirini rencide eden dostlar oradan oraya savrulmaya başlarlar.
Rüzgarın tesiri ile sarsılan kasenin kapağı düşer ve rüzgar aniden diner...
Ve birde bakarlar ki kasenin içi boş... Bomboş...
Her biri boş kaseye baka kalır. Rüzgar dinmiştir ama dostlar hala şaşkındır.
Yorgunlukları daha da artmıştır. Boş bir kase için… Bomboş bir kase için savrulmuşlardır ve dönüp birbirlerine bakarlar...
Ve derler ki ; ”Bu bir plandır. Biz koşulun kapısından koşul yoluna girdik ve koşulun planında yolcu olduk. Ve ardından dost olup, dostlar kapısından dostlar yoluna girdik. Ve dostlar planında yolcu olduk ve bomboş bir kase için birbirimizi incittik. Ve bu bize ders olsun artık birbirimize daha da sıkı sarılalım.
Ve yolumuzun kadrini, kıymetini anlayalım…”
Ve birden bir kapı belirir.
Kapının adı ‘Sadıklar Kapısı’dır...
Sadıklar kapısının bir bekçisi vardır.
Bekçinin yüzü ak, saçları ak, elleri aktır ve yüzü gülüyordur.
Ve şöyle der; “Dostlar !.. Çiçekli,dikenli yolları aştınız, kuşku sofrasından geçtiniz. Ve siz sadıklar oldunuz...
Hoşgeldiniz, sefa geldiniz…
Bu yol sadıklar yoludur…
Ve bekçi sadıklar kapısının anahtarını çevirir, açılır böylece sadıklar yolu.
Birbirine sadık, özlerine sadık dostlar elele tutuşurlar ve sadıklar yoluna koyulurlar.
Sadıklar kapısının sadıklar yolu sadık dostlara açılmıştır artık.
Her dost bir diğer dostun elini tutar ve elele bir çember olurlar...
Ve derler ki; “Biz sadıklarız.”
Ve sadıkların sofrası açılır.
Sofra meyvelerle donanmıştır..
Ve çiçeklerden, dikenlerden, kuşku sofrasından geçen dost sadıklar artık meyvelerini yemeye başlayacaklardır.
İçlerinden bir dost der ki; “Ne mutlu bize biz sadıklarız.
Haydi hep birlikte başlayalım bu güzel meyveleri yemeye...”
Ve aynı anda meyvelere uzanırlar...
Meyveler öyle çeşitlidir ki hangisini yiyeceklerini bilemezler.",1]);//-->Ve herbiri kasenin kapağını açan elin sahibi olmak istiyordur.
Ve birbirini suçluyor, rencide ediyordur.
Derken sert bir rüzgar çıkar. Rüzgar öyle bir rüzgardır ki birbirini rencide eden dostlar oradan oraya savrulmaya başlarlar.
Rüzgarın tesiri ile sarsılan kasenin kapağı düşer ve rüzgar aniden diner...
Ve birde bakarlar ki kasenin içi boş... Bomboş...
Her biri boş kaseye baka kalır. Rüzgar dinmiştir ama dostlar hala şaşkındır.
Yorgunlukları daha da artmıştır. Boş bir kase için… Bomboş bir kase için savrulmuşlardır ve dönüp birbirlerine bakarlar...
Ve derler ki ; ”Bu bir plandır. Biz koşulun kapısından koşul yoluna girdik ve koşulun planında yolcu olduk. Ve ardından dost olup, dostlar kapısından dostlar yoluna girdik. Ve dostlar planında yolcu olduk ve bomboş bir kase için birbirimizi incittik. Ve bu bize ders olsun artık birbirimize daha da sıkı sarılalım.
Ve yolumuzun kadrini, kıymetini anlayalım…”
Ve birden bir kapı belirir.
Kapının adı ‘Sadıklar Kapısı’dır...
Sadıklar kapısının bir bekçisi vardır.
Bekçinin yüzü ak, saçları ak, elleri aktır ve yüzü gülüyordur.
Ve şöyle der; “Dostlar !.. Çiçekli,dikenli yolları aştınız, kuşku sofrasından geçtiniz. Ve siz sadıklar oldunuz...
Hoşgeldiniz, sefa geldiniz…
Bu yol sadıklar yoludur…
Ve bekçi sadıklar kapısının anahtarını çevirir, açılır böylece sadıklar yolu.
Birbirine sadık, özlerine sadık dostlar elele tutuşurlar ve sadıklar yoluna koyulurlar.
Sadıklar kapısının sadıklar yolu sadık dostlara açılmıştır artık.
Her dost bir diğer dostun elini tutar ve elele bir çember olurlar...
Ve derler ki; “Biz sadıklarız.”
Ve sadıkların sofrası açılır.
Sofra meyvelerle donanmıştır..
Ve çiçeklerden, dikenlerden, kuşku sofrasından geçen dost sadıklar artık meyvelerini yemeye başlayacaklardır.
İçlerinden bir dost der ki; “Ne mutlu bize biz sadıklarız.
Haydi hep birlikte başlayalım bu güzel meyveleri yemeye...”
Ve aynı anda meyvelere uzanırlar...
Meyveler öyle çeşitlidir ki hangisini yiyeceklerini bilemezler. Derken bir dost meyvesini alır diğer dost ile paylaşır...
Tüm dost sadıklar her meyvenin tadına birlikte bakarlar.
Her bir dost birbirine meyve sunar...
Artık onlar sadık dostlardır...
Ve birbirlerine bakar ve derler ki:
“Bu bir plandır.
Biz koşul kapısından, koşulun yoluna girdik …
Ve koşulun planında yolcu olduk.
Ve ardından dost olup dostlar kapısından dostlar yoluna girdik.
Ve dostlar planında yolcu olduk. Ve kuşku sofrasını aşıp dostluğun kıymetini farkettik.
Ve yolumuza sadık olup, sadıklar kapısından sadıklar yoluna girdik.
Ve sadıklar planında yolcu olduk.
Ve biz sadıklar planıyız...”
Ve birden bir kapı belirir.
Kapının adı ‘Sevgililer Kapısı’dır.
Kapının bekçisi vardır.
Bekçinin yüzü "altın" ışıktandır.
Ve bekçinin yüzü kapıdan giren her dost sadığın yüzü olarak yansır.
Her giren sadık, bekçide kendi yüzünü ve yaradılışın özünü görerek şükür ve saadet ile selam ve selamet ile halleşip sevgililer kapısından adım adım saf sevgi yoluna girerler. Ve sevgililer kapısı öyle bir kapıdır ki ona gelene dek her yolcu;
Koşulun kapısından
Dostlar kapısından
Ve Sadıklar kapısından geçeceklerdir.
Ve her kapının yolunu öğrenecekler
Ve meyvelerini yiyeceklerdir.
Ve yollarının kader olduğunu bilerek elbet
Yorum (1) Yorum yaz!
dualarm, ögütlerim seninle olsun
19/11/2007 ·
Düşüncelerinin ağzı,dili olmayacak;
Aşırı hiç bir düşüncenin ardına düşmek yok.
Teklifsiz ol,bayağı olma.
Dostlarının arasında denenmiş olanları
Çelik halkalarla bağla yüreğine.
Ama her zıpçıktı,acemi çaylak arkadaşı da
El üstünde tutup elini kirletme.
Kavga etmekten sakın,ama ettin mi de
Öyle et ki;korksunlar senden.
Herkese kulağını ver,sesini verme.
Herkese akıl danış,kendi aklını sakla.
Kesenin el verdiği kadar giyin.
Zengin ama gösterişsiz olsun giydiğin.
Sakla vücudunun en güzel yerlerini sevdiğine.
Ne borç ver,ne de al,çünkü borç vermek
Çok kez hem paranı yitirmektir hem dostunu.
Her şeyden önce de kendi kendinle doğru ol.
O zaman,gece gündüze varır gibi,
Sen de aldatmaz olursun kimseyi...
Dualarım ,öğütlerim seninle olsun....
Yorum (yok) Yorum yaz!
Herkes bizlerin istediği gibi değil olması gerektikleri gibidir
19/11/2007 ·
Yargılarımız ve yargılarımız. Saf insan olarak doğduğumuz bu ağın içinde büyürken bizimle birlikte büyüyen ve gürbüzleşen, sistemin adeta beyimize kazıdığı, bizi saf sevgi halimizden uzaklaştıran yargılarımız. Yargı sistemimiz öylesine gelişmiştir ki, etrafımızda ne olursa olsun, aklımıza ilk gelen düşünce YARGILARIMIZDIR.
Yargılarla dolu günlerimize bir göz atarsak,
Babam da bağırmadan konuşamaz".
Annem de laftan anlamaz, sürekli dırdır eder".
Bu kadın ne kadar çirkin, makyaj yapsa ne olur ki".
Şu adama bak, o boyla o arabaya hiç yakışmış mı?".
Bu adamın doğru bir iş yaptığı yok".
Bu örneklere siz daha binlercesini ekleyebilirsiniz.
Biri size "Kahve mi çay mı içersiniz?" diye sorduğunda, cevap kahvede olabilir çayda. Bunun nedeni sadece tercih etmenizdir. Hiç çilek niye kırmızıdır diye sorgularmisiniz? Yaptığınız sadece çilegin lezettini düşünmektir. Kişileri ve olayları yargılamak, sistemin bizleri robotlaştırmasına destek vermekten başka birsey degildir. Bunca yargılama içinde, kendinizi unutuyoruz ve yargı makinasi haline geliyoruz.
HERKES BİZLERİN İSTEDİĞİ GİBİ DEĞİL, KENDİ İSTEDİKLERİ GİBİDİRLER. Bunun yanı sıra yargıların sonunda, mutsuz ve huzursuz olan bizleriz. Yargılarımız sonunda mutsuz ve huzursuz eden ise yine bizleriz. Minik yargı sistemlerini,bizler büyürken büyüterek sonunda insanlar arasında kargasa yaratan ve insanları istedigi yönde kuklalar gibi kullanan ise yine icine dogdugumuz sistemlerdir. Bu sistemlerin kurbanı olmamamız icin elimizdeki tek silahımız saf insan halimiz, yani sevgi halimizdir. Bir kişi dahi olsa, cok basit bir olay dahi olsa, yargı yerine sevgiyi görüp, yargı yerine sevgiyi koklamak, yargi yerine sevgiyi tadmak,içine doğduğumuz ağın kurbanı olmamak icin elimizdeki tek silahımızdır.
Yorum (yok) Yorum yaz!
sevda
4/11/2007 ·
ama adam bilir ki "sevmek bazen vazgeçmeyi de bilmektir." kelebeğine son kez bakar ve onu salıverir özgürlüğüne, kırlarına, çiçeklerine doğru...
adam bir kelebeğe sevdalı, bakıp durur boşluğa. kelebekse hâlâ konacak sıcak bir avuç aramakta! böylece kelebek şunu anlar;
"bazen ait olduğumuz yer orasıdır; sıcak bir avuçtur biliriz. ama o yerin bize ait olma ihtimali bir hiçtir."
böylece adam şunu anlar:
o günden sonra kelebek, adama duyduğu özlemi gömecek bir dağ aramaya başlar. ama gücü tükenene dek arayıp da bulamayınca anlar ki
"hiçbir dağ bir özlemi gömebileceğimiz kadar büyük değildir."
adamsa artık sevdasını koyar avuçlarına kelebeğinin yerine.
Yorum (1) Yorum yaz!



